KÜÇÜK GÖZDE’NİN BANA ETTİĞİ

2001 yılı. Antalya’da oturuyoruz. Çocuklar için bir kültür-eğitim merkezi açmışız. “Kişisel Gelişim Seminerleri” adı altında çocuklara eğitim veriyoruz.. “Adı altında” dedim, çünkü “sohbet” derseniz, fazla ciddiye alınmazsınız. (Çocukla sohbet ederek eğitim mi olurmuş?...) Ama bizim yaptığımız tam anlamıyla sohbet. Bu işi çocuklarla sohbet ederek yapıyoruz yani.

Bir gün bir kız çocuğuyla birlikte anne babası geldi merkeze. Kayıt yaptırdılar. Daha sonra da şu benim Ağaç Yaşken Doğrulur adlı kitaptan satın aldılar. Çocuğun adı Gözde idi. Kitabı aldım elime ve “Sevgili Gözde, ileride gözde bir insan olmanı diliyorum” diye yazıp imzalayarak kendisine uzattım. Aldı, yazdığımı daha okur okumaz ne dese beğenirsiniz? “Ben zaten gözde bir insanım!” “Aman Allah’ım!” demişim yerimden fırlayarak. (Evet, aynen böyle olmuştu) “Aman Allah’ım! Ver çabuk bana!..” Kitabı aldığım gibi bir yana koydum ve hemen yenisini aldım elime. Anne baba “Önemli değil, onun altına yazın,” dedilerse de kabul etmedim. Ve bu kez başkasını alıp yeniden bir şeyler yazarak imzaladım kitabı.

Konuşan sadece Gözde’nin dili olmamıştı orada. Onuruydu, kişiliğiydi, mantığıydı aynı zamanda. Ve Gözde mantığıyla beni tuş etmişti. Kaç yaşında mıydı? Henüz 6. sınıf.

 

BİR GÜNLÜK GEÇİCİ SÜRE

2003 yılıydı. Ankara’ya taşınmışız... Büyükşehir Belediyesi adına Gençlik Parkındaki Kültür Merkezinde haftada bir çocuklar ve anne babalarla buluşuyorum. Konferanslarımın ortak adı; AĞAÇ YAŞKEN DOĞRULUR.  Çocuklar ön koltuklarda, anne babaları arkada. Ama onlar sadece dinleyici, izleyici. Karışmak yok. Neden birlikte alıyorum? İstiyorum ki çocukların kişiliklerini, beyinlerini, görüş ve düşüncelerini ne kadar önemsediğimi onlar da görsünler...

“Çocuklaaar!” diye seslendim birinde. “Çocuklar, bir zamanlar bir televizyon kanalı yayın suçu işleyip kapandığında ekrana şöyle bir yazı gelirdi : ‘Şu yasanın, şu maddesi gereğince yayınımız bir gün süreyle geçici olarak durdurulmuştur.’ Bu cümlede, yani ‘Bir gün süreyle geçici olarak durdurulmuştur’ cümlesinde bir yanışlık, bir saçmalık, bir mantıksızlık, bir aptallık var. Nedir o?”

Sordum ama, doğrusu pek de ihtimal vermiyorum bileceklerine. Sadece bir denemek istedim. Gölün maya tutma olasılığı kadar bir olasılık tanıyorum.

Farkındayım, çocukların parmakları kalkar kalkmaz anne babalar da derin derin düşünmeye başlamışlardı.

“Evet, yavrucuğum, sen?”

“.............”

“Değil.”

“Sen?”

“............”

“Maalesef o da değil.”

“Sen söyle.”

“............”

“Üzgünüm ama, o da değil.”

Ve az gerilerden kalkan bir parmak... Ama tereddütlü. Belli ki çocuk biraz mahcup, biraz özgüvensiz...

“Evet, evlâdım. Seni dinliyorum.”

Konuşmaya başladı :

“Bir gün süre... yani geçiciye gerek yok..”

“Evet, evet.. Devam et.”

“Yani, geçici demek yanlış.”

“Neden?”

“Çünkü bir gün süre zaten geçici demektir. Sadece bir gün süreyle demek yeterli..”

“Alkııışş!..”

Sahneye çağırdım tabii. Bir daha alkışlattım.

“Kendini tanıtır mısın bize?”

“Adım Ali İhsan Yavuz. Anıttepe İlköğretim Okuluna gidiyorum. 4. sınıftayım.”

 

 

O DA DİNLEMİYORMUŞ

2001. Antalya. Bir ilköğretim okulu olan Konyaaltı Kolejinin yemekhanesi aynı zamanda salon olarak kullanılıyor.. Çocuklarsa kalabalık. Oturanlar kadar ayakta kalanlar da var. Bense anlatıyorum... Anlatıyorum ama, çocuk bu, hoplayan da var, zıplayan, sandalyelerin üstünden aşanlar da... Duruma hakim olmaya çalışıyorum.

Derken, sol çaprazımdan bir çocuk parmak kaldırdı.

“Evet, yavrucuğum.. Seni dinliyorum.”

“Salim amca, Adnan sizi dinlemiyor, hep arkasındaki perdeyle oynuyor,” demesin mi, arkadaşını parmağıyla da göstererek. İşaret ettiği yere kafamı çevirip baktım ki gerçekten orada bir perde var... Var olmasına var ama, ne yapmalıydım o anda?.. Adnan’ı azarlayamazdım. Bu, önceki çocuğun müzevirliğini ödüllendirmek olurdu. Bir-iki saniye içinde ne diyeceğimi, ne yapacağımı düşünüyordum ki Adnan oradan çıktığı gibi ne dedi ve beni içine düştüğüm güç durumdan nasıl kurtardı, biliyor musunuz?..

Aynen şöyle diyerek :

“Ama o da dinlemiyormuş, çünkü o da bana bakıyormuş.”

 

 

ÜÇ SİNCAP, İKİ TAVŞAN DAHA

2009’un Şubat ayı. Bu kez İstanbul- Maltepe’nin Başıbüyük semtindeki gönüllülerden oluşan Cumhuriyet Halkevi çocuklarıyla buluşmuşum...

Haftada bir yaptığım her buluşmada çocuklara en az bir tane mantık veya zekâ sorusu soruyorum. Çocuklar bayılıyor buna. Onlardan sadece bir tane örnek vereceğim :

Sordum :

“Bugünün sorusu şu : Üç sincap, iki tavşan daha kaç eder? Bilene ödül olarak yine kitaplarımdan birini imzalayıp vereceğim. ”

Herhalde benim gibi siz de “Toplanmaz” demelerini beklerseniz, değil mi?

Her zaman olduğu gibi, cıvıltılar içinde bir sürü parmak kalkıyor havaya. “Toplanmaz” diyen çıkmıyor ama...

Söz verdiğim İlk beş altısı sadece “beş eder” diyor. Yanlış da değil.

“Beş eder ama, beş ne eder?” diye soruyorum bunun üzerine. Hepimize çocukluğumuzda sorulmuştur ya;  “İki armut üç elma daha kaça eder?” diye, ben sadece elmayla armudun yerine sincapla tavşan koymuşum, hepsi o. Dediğim gibi ; sadece “toplanmaz” demelerini bekliyorum. Aklıma asla başka bir şey de gelmiyor doğal olarak.

Derkeen, her zaman yaptığım gibi yine parmağını kibarca kaldıranları arıyor ve bir kız çocuğuna söz veriyorum.

“Evet, yavrucuğum?”

“Beş hayvan eder.”

Bu cevap karşısında siz olsaydınız nasıl bir tepki verirdiniz? Ben de öyle yaptım. Donup kaldım o anda.

Şimdi gelin de hayran olmayın bu ülkenin çocuklarına!.. Hiç kimse bize iki armutla üç elmanın beş meyve ettiğini öğretmemiş. Şu yaşıma kadar da “toplanmaz” demeyi bilmişiz sadece. Şu yaşa kadar “Beş meyve eder” demek hiç gelmemiş aklımıza. Gelmediği gibi böyle bir şeyi hiç duymamış, okumamışız da...

Ama on yaşında bir çocuk çıkıyor ortaya ve topluyor elmayla armudu, yani sincapla tavşanı. Değiştiriyor yüzyıllık bir sorunun cevabını. Adı Melis. Melis, Şehit Öğretmen Mehmet Fidan İlköğretim Okulu 4. sınıf öğrencisi.

 

 

TANIDIK ARKADAŞ

Gelelim İsa’ya, İsa Özmen’e... İsa, Maltepe-Zümrütevler’deki Adnan Kahveci İlköğretim Okulu 4. sınıf öğrencisi.

Çocuklara sorduğum mantık sorularını genellikle biz yetişkinlerin yaptığı mantık hatalarından alırım.  Bunu da çocuklara özellikle açıklarım. Açıklarım ki kendilerine olan güvenleri artsın. (Böyle yaptım diye hiç de şımaranını görmedim bugüne kadar)

İki gün önce ekranlardan birinde konuşan ünlü bir pop şarkıcısı şöyle bir cümle kurmuştu : “Yolda giderken tanıdığım bir arkadaşımı gördüm.”

İşte o gün de çocuklara bu salakça lâftaki mantık hatasının ne olduğunu sordum. Tabii yine geldi birkaç doğru olmayan cevap. (Ama eminim, doğru cevaplar bir-iki dakikada gelmese, pek çoğu bilecek durumdadır böyle soruların cevaplarını)

Sonunda İsa’ya söz verdim. İsa başladı o sevimli haliyle, eli kolu hareket ede ede anlatmaya :

“Arkadaş tanımadık olmaz ki..”

Doğru cevabı verdiğini anlıyordum ama, emin olmak istiyordum :

“Yani?”

“Arkadaş zaten tanıdıktan olur. Tanıdık demeye gerek yok ki...”

Yetişkinlere duyurulur.

 

KARTAL GÖZLEMEVİ

Haftada bir gün de İstanbul-Kartal’da bulunan Çocuk Esirgeme Kurumu Kartal Gözlem Evindeki çocuklarla buluşuyorum. Bilmeyeniniz için söyleyeyim : Ya kimsesiz ya da anne veya babası olduğu halde bakılmayan/bakılamayan çocukların barındırıldığı mekânlardan biri Kartal Gözlemevi. Yaşları 10 ile 15 arasında değişen 10-12 çocuk var.

Her zaman yaptığım gibi çocuklarla sohbet ediyorum. Yine bir sohbetimiz sırasında az yukarıda anlattığım televizyonlarla ilgili soruyu onlara da sordum. “Yayınımız bir gün süreyle durdurulmuştur” cümlesindeki yanlışlığı kastediyorum. Ama orada başka bir yöntem uyguladım, dedim ki : “Herkes gelip kulağıma söyleyecek.” Belki doğru cevabı bilen birden fazla olur diye..

Gelip tek tek kulağıma söylemeye başladılar.

O kadarcık çocuk arasında kaç tanesi doğru cevabı bildi, biliyor musunuz? İkisi. Bunu azımsamayın, lütfen. Ben o soruyu yetişkinlerin bulunduğu pek çok ortamda da ordum ama, daha bugüne kadar bir tek kişinin doğru cevap verdiğine tanık olmadım. Bilmem, anlatabildim mi?..

Biri hariç, hepsi de zehir gibi çocuk bunların. Zekâ dereceleri diğer akranlarından daha yüksek. Nedenini düşündüm. Sanıyorum, hayatın sillesini daha o yaşta yemeye başlamış olmaları bunun sebebi. İçinde bulundukları şartlar onları daha yaratıcı olmaya zorluyor yani. Bu da zekâlarının daha hızlı gelişmesiyle sonuçlanıyor.

 

MERDİVENDEN YUKARI ÇIKARKEN

2004 yılıydı. Oturduğumuz semt olan Küçükyalı’daki Merkez İlköğretim Okulu salonundayım.

Ama bu kez soru sormuyor, zekâlarını ölçmek için başka tür bir denemede bulunmak istiyorum.

“Çocuklar” dedim. “Sormayın. Geçen hafta merdivenlerden çıkarken ayağımı incittim.”

Böyle dedim ve başladım anlamlı anlamlı bakmaya... Tabii önce geçmiş olsun bağrışları yükseldi salondan.

“Teşekkür ederim, çocuklar da...”

Anlamlı şekilde, bir şeyler imâ ederek, gözlerinin içine bakmayı sürdürüyorum.

Baktım, pek oralı olan yok.

“Ama çocuklar...” dedim bunun üzerine. “Merdivenlerden yukarıya çıkarken.... Anlıyorsunuz ya...”

Böyle söyleyince bir şeyler sormakta olduğumu hemen anlamışlardı. Anlamışlardı ama, acaba ne soruyordum?

“Aaaaa, merdivenden aşağıya çıkılmaz ki...” demesin mi içlerinden biri...

“Yani?” dedim

“Yani yukarıya demeye gerek yok ki!..”

Ah, bu çocuklar kendilerine hayran bıraka bıraka beni iyice aptal ettiler. Hani, ancak aptallar hayranlık duyar, diye bir söz vardır ya, ona göndermede bulunmak istedim.