top of page
2.png

   Veya AĞAÇ YAŞKEN DOĞRULUR

    Başarı, başarı, başarı… İyi ama nedir başarı? 

    Neden bugün hayatıma dönüp baktığımda “İyi ki o zorlukları yaşamışım,” deme gereğini duyuyorum?

    Neden gerek okul hayatımda, gerekse daha sonraki yıllarda başarının en büyük 

düşmanının mazeret üretmek olduğunu gördüm?

    Bazı öğrenciler eğitim sistemimizdeki aksaklıkları, ders kitaplarını veya derslerin zorluğunu başarısızlığına mazeret yapmakta. Oysa aynı sıraları paylaşan arkadaşları arasında başarılı olanlar da var. Onlar nasıl başarılı olmakta?

    Batılı anneler dâhiler doğurur da bizim annelerimiz doğurmaz mı? Belki de o 

dâhilerden biri de sensin. Neden olmasın? 

    Zorluklar ve başarı yapışık ikizler gibidir. Biri yoksa diğeri de yoktur. Ama zoru kolay 

kılmanın da yolları var. Nitekim “Önünüze çıkan engelleri zorluk olarak değil; 

değerlendirilecek bir fırsat olarak görün,” demiyor muyuz? 

    Dahası; sevmediğimiz bir şeyi bile sevebilmenin yolları-yöntemleri, kuralları varken, 

bunlar okul, arkadaşlar, dersler ve sınavlar için mi geçerli olmayacak? 

    Okuldaki bütün arkadaşlarım gibi sınavdan ben de korkardım. Ama şimdi düşünüyorum da meğer sınav değilmiş bizi korkutan. Korkuyu üreten bizim kendimizden başkası değilmiş.

    Zafer kafada kazanılır. Aksi takdirde başarı imkânsızdır. 

    Bir zamanlar benim de medeni cesaretim yoktu. Ama artık çok var. Acaba bunu neye borçluyum?

    Hata yapmaktan korkmayın. Bilim adamları, sanatçılar, devlet adamları, siyasetçiler, 

akademisyenler bile yaparken bizler mi yapmayacağız? Unutmamalı ki asıl hata; hata 

yapmaktan korkmaktır. Bu kural; yabancı dil öğrenmekte de geçerlidir. 

    Hayat her gün gülümsüyor bizlere. Hem de bütün güzellikleriyle gülümsüyor. Yeter ki 

onları görmeyi becerebilelim.

    Gençsiniz. Potansiyelinizin ve performansınızın doruklarındasınız. Öyleyse bu 

şansınıza güvenin. Cesaretinize, yaratıcı zekânıza, hayallerinize, geleceğinize güvenin. 

Kendine güvenmeyene kimse güvenmez.

    Yolunuz açık olsun.

yaşınıza teslim olmayın - Kopya.png

   Hayatta her şeyi bakış açısıyla kolaylaştırmak bizim elimizde. Nitekim saçımız-sakalımız 

ağardı diye üzülmek yerine, o günleri görebildik diye sevinmek de mümkün. 

   Yaş almakla yaşlanmak farklı şeylerdir. Öyleyse unu eleyip, eleği asmayın. Böyle yaparsanız 

kendinizi asmış olursunuz. 

   2050 yılında ortalama insan ömrü 90-95 yıl olacak. 2085 yılında ise 100. Bugün bile ülkemizdeki 100 yaşını geçmiş

insan sayısı 33 bin. 

   Sadece tecrübe bile hayattaki en önemli başarı şartlarından biridir. O da ancak ileri yaşlarda edinilir.

   50. yaşa kadar yaptıklarımızı, 50’den 75’e kadar da yapmak mümkündür.

   Yaşı ilerlemiş olanlar gençlerin yaptığı pek çok işi yapamaz ama gençler de ileri yaştakilerin 

yaptığı pek çok işi yapamaz. Yeter ki yaşa bakışımızı değiştirelim. 

   Diyet yapmak önemlidir ama eğer hayatın sillesini yemek istemiyorsanız az yemenin, ne 

yiyeceğimizden daha önemli olduğunu unutmayın. Mideniz beyninize değil; beyniniz midenize hükmetsin. 

   Tıp diyor ki: “Keyif ve hazzın ne yaşı, ne de sınırı var. Hatta ileri yaştakiler cinsel olarak 

kendilerini daha fazla ifade etme şansına sahiptir.” 

   89 yaşındaki TEMA Vakfı kurucusu Hayrettin Karaca’yla röportajı bitirdikten sonra; “Yorduk sizi” deyince ağzımın

payını bi güzel almıştım: “Beni yoracak adam daha anasının karnından doğmadı.”

   Hem “İşleyen demir pas tutmaz” deriz, hem de yaşımız ilerledikçe işlemeyi ihmal ederiz. Eğer 

yoksa, en kısa zamanda kendinize bir iş, bir hobi veya bir ilgi alanı bulmaya bakın. 

   Bütün bunlar fıkralar, dizeler, anekdotlar, özdeyişler ve hayattan kesitlerle anlatılıyor. 

Sıkmadan, hatta eğlendirerek...

   Edi artık küçük bir gazete satıcısı da olmuştu. 

   Sabah erkenden kalkıyor, matbaaya koştuğu gibi gazeteleri alıyor, koşa koşa trene 

yetişerek vagonlarda satıyordu.

   Ama o günkü dönüş yolunda treni dört saat beklemek zorundaydı. Öyleyse bu süreyi 

boşa harcayamazdı. Bunun üzerine yakındaki bir kütüphaneye gidip kitap aldı. Boş zamanını 

okuyarak değerlendirdi.  Bir yandan da not tutuyordu. Not tutmak, en sevdiği 

alışkanlıklarından biri olmuştu.

   Ama daha çok gazete satıp, daha fazla para kazanmak istiyordu. Bunun için de yeni 

yollar bulmalıydı. Uzun uzun bunu düşündü. Çok geçmeden onun da çaresini bulmuştu: 

Matbaa kurmaya karar verdi.

   Ama o bunlarla yetinecek biri değildi. İç dünyası daha fazla işler başarma azim ve kararlılığıyla doluydu. Bilim

adamı da olmak istiyordu. Öyleyse yeni deneyler de yapmalıydı. 

Ama nerede ve nasıl?

   Karar verdi: Vagonda yapacaktı.

   İşte ilkini yapmaya başlamıştı bile. Ama aklına gelmeyen bir felâketle karşılaştı. Tren 

hızla firen yapınca vagonlar birbirine girdi. Laboratuarındaki kimyasal madde tüpleri yere 

yuvarlandı. Hepsi de paramparça olmuş, trende yangın çıkmıştı.

   Şimdi ne yapacaktı?

   Yaşı küçük ama aklı büyük dostlarımız, işte bu sorunun cevabını ve daha nicelerini elinizdeki kitapta bulacaksınız. 

   Neden sizlerin arasından da tıpkı Edison gibi hem çok zengin, hem de çok büyük bir bilim adamı daha çıkmasın?

Yakında...

   Çocuklarımıza hep bir şeyler öğretmeye çalışırız da, öğrenmelerinin neden gerekli 

olduğunu anlatmaz, böylece de işlerini istemeyerek zorlaştırmış oluruz. 

   Hiçbir şeyi hata yapmadan öğrenmenin kolay olmadığını biliriz ama sıra çocuklarımıza gelince

bunu unuturuz. 

   Anadilimizi bile yazıp konuşurken hata yaptığımız hâlde çocuklarımıza hata yapmaktan korkmamak gerektiğini anlatmaz, hatta hata yaptıklarında kızarız.

   Artık öğrenmenin de öğretilebilir bir şey olduğu, onun da hem zor, hem kolay tarafları bulunduğu bilimsel bir gerçektir ama, çocuklarımıza bu işin kolay taraflarını göstermeyiz. 

   Kaldı ki her şeyde olduğu gibi öğrenme sürecinde de asıl olan özgüvenlerini geliştirmek, içlerinde öğrenme isteği uyandırmak, öğrenmelerini istediğimiz şeyi sevmelerini sağlamak, kısacası motive etmektir. Bizlerse zorla güzellik olmayacağını bile bile sadece zorlama yoluna gideriz. 

   Ne yazık ki bu hataları İngilizce öğretirken de yapıyoruz. 

   Oysa Salim Koçak öğretmenin peşinden koşmuyor. İçlerindeki ateşi tutuşturarak bir yandan öğrenme istek ve hevesi uyandırmaya, bir yandan da İngilizceyi öğrenmenin kolay yollarını göstermeye çalışıyor.

   Elinizdeki kitap, ne yazık ki bu amaçla yazılmış tek kitaptır. Okur Yayınları olarak 

çoğalmasını diliyoruz.

Yakında...

İstiklal Marşı'mızın yazarı, dünyaca ünlü şairimiz Mehmet Âkif Ersoy'un çocukluğunu hiç merak ettiniz mi?
Küçükken sık sık kayıplara karışıp nereye gittiğini biliyor musunuz?
Büyüdüğünde bu kadar büyük bir şair olacağı o zamanlar belli miydi dersiniz?
Haksızlıklar karşısında nasıl bir tutum sergilemiştir sizce?
Peki şairliğinin yanı sıra iyi bir sporcu da olduğunu biliyor muydunuz?
İstiklal Marşı'mızı yazdığı zaman kazandığı ödülü neden reddetti?

İşte bu soruların yanıtlarını ve daha fazlasını bu kitapta bulacaksınız.
Hatta bu büyük şairle ortak yanlarınız olduğunu görecek ve şaşıracaksınız belki,
kim bilir…

 

Dünyaca ünlü roman yazarımız Yaşar Kemal'in çocukluğunu hiç merak ettiniz mi?

Neler yapmaktan hoşlanırdı, boş zamanlarını nasıl değerlendirirdi hiç düşündünüz mü?

Büyüdüğünde bu kadar büyük bir yazar olacağı o zamanlar belli miydi dersiniz?

Yaşar Kemal'in doğa sevgisinin yazdığı romanlara katkısı olmuş mudur sizce?

Henüz çocukken bağlama çalmaya merak sardığını hatta bağlamasıyla bir halk ozanıyla atıştığını biliyor muydunuz?

Peki haksızlıklar karşısında nasıl davranmıştır?

İşte bu soruların yanıtlarını ve daha fazlasını bu kitapta bulacaksınız.

Hatta bu büyük sanatçıyla ortak yanlarınız olduğunu görecek ve şaşıracaksınız belki, kim bilir...

Memleket şairimiz Nâzım Hikmet’in çocukluğunu hiç merak ettiniz mi?
Neler yapmaktan hoşlanırdı, boş zamanlarını nasıl değerlendirirdi hiç düşündünüz mü?
Çocukken kafasını en çok kurcalayan sorular neler olabilir?
Büyüdüğünde, şiirleri elliden fazla dile çevrilen, dünyaca ünlü bir şair olacağı o günlerde belli miydi dersiniz?
Haksızlığa uğradığında nasıl davranmıştı sizce? 
Vatandaşlıktan çıkarıldığını öğrendiğinde tepkisi ne olmuştu?
Kuvayı Milliye Destanı’nda kimleri anlatıyordu, kimlerin kahramanlıklarını yazıyordu Nâzım?
Ünlü romancımız Orhan Kemal ve ressam İbrahim Balaban başta olmak üzere sanat ve edebiyat dünyasından 
birçok insanı yetiştirdiğini biliyor muydunuz? 
İşte bu soruların yanıtlarını ve daha fazlasını bu kitapta bulacaksınız. 
Hatta bu büyük şairle ortak yanlarınız olduğunu görecek ve şaşıracaksınız belki, kim bilir…

Sümer Uygarlığı’yla ilgili yaptığı önemli bilimsel çalışmalar nedeniyle kendisinden “Son Sümer Kraliçesi” diye bahsedilen M. İlmiye Çığ’ın çocukluğunu hiç merak ettiniz mi?

Çocukken en sevdiği kitaplar hangileriydi?

Büyüdüğünde, Türkiye’nin ilk kadın Sümerolog’u olmakla kalmayıp, eşsiz kaynaklar  bırakmak suretiyle bütün dünyanın bilimsel birikimine katkıda bulunacağı o günlerde belli miydi dersiniz?

Arkadaşı Hayrettin Karaca’yla birlikte TBMM’nin önünde yaptıkları eylemin amacı sizce ne olabilir?

Eskişehir’in bir köyünde öğretmenlik yaparken onu en çok ne üzmüştür dersiniz?

 

İşte bu soruların yanıtlarını ve daha fazlasını bu kitapta bulacaksınız.
Hatta bu büyük bilim insanıyla ortak yanlarınız olduğunu görecek ve şaşıracaksınız belki, kim bilir…

Dünyaca ünlü mimarımız Mimar Sinan’ın çocukluğunu hiç merak ettiniz mi?
Neler yapmaktan hoşlanırdı, boş zamanlarını nasıl değerlendirirdi hiç düşündünüz mü?
Büyüdüğünde çok önemli eserlere imza atarak tarihe geçeceği o zamanlar belli miydi dersiniz?
Çocukken en büyük tutkusunun çamurla oynamak olduğunu söylesek şaşırır mısınız?

 

Peki Kanuni Sultan Süleyman ona neden bu kadar çok kızmış olabilir?

İşte bu soruların yanıtlarını ve daha fazlasını bu kitapta bulacaksınız. Hatta bu büyük sanatçıyla ortak yanlarınız olduğunu görecek ve şaşıracaksınız belki, kim bilir...

9gOiEQAAQBAJ.jpg

Büyük önder Mustafa Kemal Atatürk’ün çocukluğunu hiç merak ettiniz mi? 
Neler yapmaktan hoşlanırdı, boş zamanlarını nasıl değerlendirirdi hiç düşündünüz mü? 
Büyüdüğünde bütün dünyaya örnek bir lider olacağı o zamanlar belli miydi dersiniz?

 

Sizce hiç yaramazlık yapmış mıydı?
Peki ya çocukken onu en çok ne üzmüş olabilir?

İşte bu soruların yanıtlarını ve daha fazlasını bu kitapta bulacaksınız. Hatta büyük önderle ortak yanlarınız olduğunu görecek ve şaşıracaksınız belki, kim bilir...

"Arkadaşlar!.. Askerler!.. Ben, Emre nin bize katılmasını kabul ediyorum. O, çok cesur bir arkadaş. Sizler ne dersiniz?" Herkes birbirine baktı. Emre nin gözleri sevinç ve heyecanla arkadaşları arasında gidip geliyor, umutla verecekleri cevabı bekliyordu. İsa atıldı: "Komutanım, madem öyle uygun buldunuz, ben de kararınıza uyarım." Diğer çocuklar da aynı şeyi söylediler. Emre, öyle bir sevinç çığlığı attı ki tepelerde yankılandı: "Yaşasın!.." Hızla gidip, abisinin boynuna sarıldı. İsa, sert bir davranışla kardeşini itti. "Asker!" dedi. "Artık evin dışında abi-kardeş yok. Madem ki çetenin içindesin, ona göre davranıp, ona göre hareket edeceksin. Tamam mı?" Emre, hızla hazırol durumuna geçip "Emredersin, komutanım!" dedi. Hepsi birden ellerini tekrar birleştirip, bir kere daha yemin ettiler:

"Ölmek var, dönmek yok!"

Bin yıldır tarihin bir kefesinde Türkler var, diğerinde Avrupa’nın tamamı. Bunun anlamı nedir?
Onlar bizim hakkımızda önyargılıdır da biz onlar hakkında değil miyiz? Aradaki fark nedir?
İnsanlık tarihi Rönesans’la mı başladı ki "uygarlık" deyince kendi uygarlıklarımız hiç gelmiyor aklımıza?..
Din, mezhep ve ırk savaşları Türklerin mi yüzkarasıdır, Batının mı?
"İnsan hakları mı" daha kapsamlıdır, "kul hakları" mı?
Neden onlarınki "işgâl"ken, bizimki "fetih"?..
Onlar elliden fazla ülkenin resmî dilini değiştirirken, biz bir tekine dahi dokunmuş muyuz?..
Kendi büyüklüğümüzü bilmezsek daha da küçülmez miyiz?
"Küreselcilik"; ülkelerin ulusal değerlerini gözden düşürerek hayat bulmaya çalışan yeni sömürgecilik anlayışından başka nedir ki?..
Eğer beyniniz ve ruhunuz işgâl edilmişse, ülkenizin işgâline gerek kalmaz. Çünkü zaten başkaları için çalışıyorsunuz demektir.
Eğer Türkiye’de Türklerden ve Türklükten söz etmek yürek işi olmuşsa, orası Türklerin ülkesi olmaktan bir miktar çıkmış demektir.
Eğer bir ülkede vatansever olmak kusur olmaya başlamışsa, bu durum daha da vatansever olmanızı gerektiriyor demektir.
Ve önemli olan; işbirlikçilerin ne yaptığından çok, öyle olmayanların ne yaptığıdır.
Batılılar ve içimizdeki uzantılarıyla hesaplaşmada beyninizdeki zincirler kırılacak; Batılılığı da, Türklüğü de yeniden düşünmeye başlayacak, yeni keşiflere çıkacaksınız.
Yeniden büyüyebilmek, büyük olduğunuzu tüm gerekçeleriyle kavramaktan geçiyor.
Elinizdeki kitapla salt bunu kavramakla kalmayacak; millî ihtirasla da tutuşacaksınız.

Basım Yılı  :2002

Kitabı önce takma adla yayınlamayı düşünmüştüm. Başıma bir takım işler açmaya hiç niyetim yoktu. 

Biliyordum ki doğru söyleyeni doksandokuz köyden kovuyorduk. Don Kişot’luk yapmanın, idealist 

davranmanın gereği yoktu. Nitekim çalışmamın başlarında, geçmiş yıllarda zaman zaman kullandığım 

Selim Milas adını kullanmayı kararlaştırmıştım bile. Ancak daha sonra bundan vazgeçtim. Çünkü bu 

ülkede yaşayanların özellikle son yıllarda daha da fazla medeni cesaret sahibi olması gerektiğini 

anımsadım. 

Sadece bazıları için değil, herkes için adalet! (2002)

 Ağaç Yaşken Doğrulur... Bu bir kitap adı.
Öncelikle adını sevdim kitabın.
Ağacı yaşken nedense hep eğdiriyoruz.
Doğrultmak daha güzel fikir bence de. 
Emekli olduktan sonra Antalya'ya yerleşen ve günlerini üniversitelerde, okullarda konferanslar vererek değerlendiren gazeteci Salim Koçak, kitabına bu ismi uygun görmüş. Kendisini kutluyorum. 
Çocukları, gençleri eğmek veya eğdirmek değil; düzgün ve doğru olmalarını sağlamaktır marifet. Dosdoğru, dimdik büyüsünler. Sağlayabiliyorsak bunu yapalım, bunun için gayret gösterelim. 
Salim Koçak, kendi çocuklarının şahsında gençliğe adadığı bu kitabın ilk satırından son satırına kadar gençlere sohbet etmeye devam ediyor.

(...)
Yazar, "Başarılı olmanın peşini bırakmama başarısını göstermeliyiz" temel noktasından hareketle Atatürk'ten Abraham Lincoln'a, Dostoyevski'den Fatih Terim'e pek çok örnek veriyor.
Ağaç Yaşken Doğrulur, gençlere müthiş bir motivasyon kaynağı olarak önerebileceğim bir kitap.

Aydın Candabak (Hürriyet)

KÖTÜLÜĞÜN DURUŞMASI.png
ESKİ ADIYLA BEYEFENDİ İLE SON KİŞOT

 Neden tarihler sadece Brutüs’ün Cesar’a ihanetini yazagelmiştir de nice Cesarların, 

kendilerine hem de sarsılmaz bir inanç ve sadakatla bağlı olanlara karşı sergiledikleri 

vefasızlıklardan, değerbilmezliklerden ve ihanetlerden hiç söz etmemişlerdir? Acaba bunu 

Brutüsler yapınca “kaka” oluyordu da Cesarlar yapınca şaka mı kabul ediliyordu?

Yoksa “büyükler”in “küçükler” i örselemeleri, kullanıp bir kenara atmaları, hatta iyilik değil 

de sanki kötülük yapmışlarcasına onları cezalandırmaları, tıpkı büyük balığın küçük balığı 

yutuşu gibi bir doğa yasası sayılmış, hak olarak mı görülmüştür?

 Kitapta “Beyefendi” Süleyman Demirel’ın Son Kişot Salim Koçak’a yaptığı ve

yıllarca süren akıl almaz zulmün hikâyesini bulacaksınız.

 
DEMİREL’DE BİR BAŞKA BOYUT

Siyasetdışı anılarla 

Gözlenen o ki salt politikacı veya devlet adamı olma dönemi gerilerde kalıyor. Arık 

vatandaşlar, siyaset adamlarının politika dışındaki yaşantılarını ve ilgi alanlarını da merak 

ediyor. Son tahlilde politikacının da kendisi gibi birisi olduğunun daha yakından farkına 

varmak istiyor. Siyasi liderleri evlerinden ve aile çevresi içinden tanıtan televizyon 

programlarının vatandaşlara ilginç ve sıcak gelmesinin sebebi de bu değil mi? 

Liderlerden özellikle DYP Genel Başkanı Süleyman Demirel’i siyasetin dışında 

düşünmek kolay değil.

Oysa ve herhalde o da her şeyden –ve bu arada siyaset ve devlet adamı olmaktan da- 

önce bir “insan,” bir “vatandaş”tır. Bir “Türk yurttaşı”dır. Öyleyse halkının bir üyesi olma 

sıfatıyla Süleyman Demirel kimdir, nasıl biridir? Türkiye’nin bunu bildiği söylenemez. 

Kitapta siyaset dışındaki Süleyman Demirel anlatılıyor. Anılarla.

 
 

Basım Tarihi : 1976 

'AÇIKLAMA HÜRRİYETİNDEN 
ÖNCE DÜŞÜNME HÜRRRİYETİ

 
Düşünceleri açıklama hürriyetinin dahi görünür görünmez birçok baskı ve kısıtlamalara maruz bulunduğu günümüzde, tutup bir de beynin hürriyetinden söz etmenin henüz erken olacağı düşünülebilir. Ancak geç kalmadan bunun tersini de düşünmek gerekmez mi? Özgür düşünme kabiliyetine sahip olmayan bir beynin düşündüklerini serbestçe açıklama hürriyetine sahip olması da bir bakıma “fantezilik”, hatta “şekilcilik” olarak değerlendirilemez mi? Kafatasının içinde hapis iken dışarıda hürriyet araması, beynin, tutsaklığını pekiştirmekten başka ne işe yarayabilir?.. Bu tür bir hürriyet, kafesin içine konularak kırlarda dolaştırılan kuşunkinden farksız olamaz. Bu durumdaki kuş ne denli hür ise, kafatası içinde hür olmadığı halde düşündüklerini serbestçe açıklama imkân ve fırsatına sahip olmayan bir beyin de aynı tür ve oranda hürriyete sahip bulunuyor demektir.
Halkı köy meydanına toplayan askerlerden Hüseyin devam etti: “Gayrı d üşmanları topraklarımızdan temizlemedikçe yaşamak haram bize! Alabildiğiniz kadar yiyecek ve eşya alıp, düşün yollara. Yoksa bunlar küçük büyük demezler, hepinizi keserler. Haydi, çabuk olun!” Torunlarına sarılan nineler...
Bastonuna yaslanarak ayakta durmaya çalışan dedeler... Ağlaşan gözlerle birbirinden medet uman küçüklü büyüklü çocuklar... Hepsi de kaderleriyle baş başa, olup biteni anlamaya çalışıyorlardı.
Ne diyeceklerini, ne yapacaklarını bilemez hâlde, öylece kalakalmışlardı. Bu kez arkadaşı sert çıktı:
“Çabuk olun! Tez elden gidin buralardan! Durmayın!” Bu çıkış üzerine kendilerine gelip, hazırlık yapmak üzere hızla evlerine dağıldılar. Ama içlerinden küçük Mehmet gün gelecek, yörenin küçük casusu olacak,
gerektiğinde sağır ve dilsiz rolü de yaparak hepsinin intikamını alacaktı.
 

​Kız çocuklarımızın okumaları için büyük bir aşkla çalışan, Atatürkçü, çağdaş Tıp doktoru, akademisyen, yazar ve eğitimci Türkân Saylan’ın çocukluğunu hiç merak ettiniz mi?

Ne kadar meraklı bir çocuktu?
Okumaya olan aşkıyla milyonların sevgilisi olmayı nasıl başardı?
Doktor olmaya nasıl karar verdi?
Yoksul insanlara yardım etmeyi sever miydi?
Nasıl bir hayat yaşadı?
İşte bu soruların yanıtlarını ve daha fazlasını bu kitapta bulacaksınız. Hatta bu büyük eğitimciyle ortak yanlarınız olduğunu görecek ve şaşıracaksınız belki, kim bilir…

Basım Tarihi: Haziran 2017

Sayfa Sayısı:120

Stok Kodu: 9786059728157

Bir gün öğrencileriyle birlikte kır gezintisine çıkmıştı. Karşıda kayalar yükseliyordu. Öğrencilerine dönüp, 
“Önce ‘sen güzelsin’ diye bağıracaksınız sonra da ‘sen kötüsün!’ diye. Tamam mı?” dedi. 
Hiçbiri bu isteğe bir anlam verememişti, ama başladılar hep birlikte bağırmaya: “Sen güzelsiiin!”
Ses yankı yapmış, kayalara çarparak geri dönmüştü. 
Hepsi de şaşkınlık içindeydi. “Devam edin” dedi Mevlâna.
Bu kez de, “Sen kötüsüüün!” diye bağırdılar. Ses yine geri dönmüştü. Merak içinde hocalarının 
ne diyeceğini bekliyorlardı. “Gördünüz ya, tıpkı sesin yankı yapıp geri dönmesi gibi 
bütün yaptıklarınız da size geri döner” dedi, “o nedenle eğer 
güzel ve iyi şeyler yaparsanız güzel ve iyi şeyler görürsünüz, 
kötülük yaparsanız kötülük görürsünüz”.

Basım Tarihi: Haziran 2017

Sayfa Sayıs

Bir gün öğrencileriyle birlikte kır gezintisine çıkmıştı. Karşıda kayalar yükseliyordu. Öğrencilerine dönüp, 
“Önce ‘sen güzelsin’ diye bağıracaksınız sonra da ‘sen kötüsün!’ diye. Tamam mı?” dedi. 
Hiçbiri bu isteğe bir anlam verememişti, ama başladılar hep birlikte bağırmaya: “Sen güzelsiiin!”
Ses yankı yapmış, kayalara çarparak geri dönmüştü. 
Hepsi de şaşkınlık içindeydi. “Devam edin” dedi Mevlâna.
Bu kez de, “Sen kötüsüüün!” diye bağırdılar. Ses yine geri dönmüştü. Merak içinde hocalarının 
ne diyeceğini bekliyorlardı. “Gördünüz ya, tıpkı sesin yankı yapıp geri dönmesi gibi 
bütün yaptıklarınız da size geri döner” dedi, “o nedenle eğer 
güzel ve iyi şeyler yaparsanız güzel ve iyi şeyler görürsünüz, 
kötülük yaparsanız kötülük görürsünüz”.

“Ey, benim babam!
Duydum ki Haçlı orduları yaşımın küçüklüğünden umuda kapılmışlar.
Öyleyse gün, bu umudu boşa çıkarma günüdür. O nedenle diyorum ki eğer padişah ben isem,
size emrediyorum: Gelip ordularımızın başına geçin!
Yok, eğer padişah siz iseniz, ben tahttan iniyorum, yine gelin ve görevinizin başına geçin!”
Aradan birkaç gün geçmişti. Emir yerine getirilmiş, mektup sahibine ulaşmıştı.
Mehmet’in babası II. Murat mektubu dikkatle okurken yüzünde gururlu bir gülümseme belirdi.
“Bu yaşta, bu zekâ, haaa!..” dedi kendi kendine.
“Çok haklı. Çok da güzel söylemiş!” Masasının başına geçti. Cevabını yazmaya başladı:
“Ey oğul! Dediğini yapar, ordularımızın başına geçerim ama bir şartla.
Tahtta yine sen olacaksın.” Acaba Mehmet mektubu alınca ne yapacaktı?

17.jpg

Irkçılık ve cinsiyetçilik... İkisi de aynı kapıya çıkar: Faşizm.

            Eğer kadının dişiliği, kişiliğinin önüne konuyorsa bu, koyanda kişilik sorunu bulunduğunu, saçı uzun olanın aklının kısa olacağına inanmak da ancak inananın aklında kısalık olduğunu kanıtlar.   

            Belki de en büyük namussuzluk; namusu sadece kadın bedeninde aramaktır.

            Edebiyat ürünlerindeki başkarakterlerle filmlerdeki başrol oyuncularının hemen hepsinin de erkek olması; erkek faşizminin dışavurumlarından başka bir şey olamaz.

            Eğer Tolstoy, Nietzsche, Dostoyevski gibi dâhiler dahi “erkek egemen bakışı”nın tutsağı olabilmişlerse, sorun sanıldığından daha büyük demektir.

            Bilim dünyası, zekâda erkekle kadın arasında fark olmadığını kanıtladığına göre erkeğin kadına egemenliği, ancak kaba kuvvet avantajıyla açıklanabilir.

            Dünya Kadın Hakları Günü bile erkek faşizminin varlığını kanıtlar. Değilse bir de Dünya Erkek Hakları Günü olması beklenirdi.   

            Prometheus, tanrıların kurduğu düzene başkaldırdığı için zincire vurulmuştu. Kadınsa erkek egemenliğine yeterince başkaldırmadığı için. 

            Bir anneye, çocuklarının gözleri önünde bile şiddet uygulayabilmesi, erkeğin Hitler faşizmini bile aratması demektir.

            Kadının kurtuluşu sadece kadının kurtuluşu değildir. Çocuğun da kurtuluşudur. Eğer bu kurtuluş evrimle olsaydı çoktan kurtulmuş olurdu. Demek ki devrim gerekli.

            Dijital devrim başladığına göre gelecek, bileği güçlü Herküllerin değil; beyni güçlü İskenderiyeli Hypatiaların olacak demektir. Kadın beyninin ise en az erkeğinki kadar güçlü olduğu kanıtlanmış durumda.

indir.jpg

Salim Koçak büyük bir iddia ortaya koyarak diyor ki: Atatürk’ün çocuğa verdiği değeri dünyada başka hiçbir siyasi lider vermemiştir. Ne çağdaşları, ne de daha sonra gelenler.

            Ne Churchill, Lenin, Mao, Gandhi, Roosevelt, Adenauer vs, Truman ve ne de Kennedy, Mandela, Margaret Thatcher, Obama gibi daha sonra gelenler. Bu iddiasını da en kesin belge demek fotoğraflarla karşılaştırarak kanıtlıyor.

            Bununla da kalmayıp bir şey daha söylüyor: Böylesine büyük, tarihî ve evrensel bir hakikati en önde gelen Atatürkçü aydın ve yazarlarımızın bile ıskalamış olması.

            Dolayısıyla da Koçak’a göre millî gurur kaynaklarımızdan biri, belki de başta geleni Atatürk’ün çocuğa verdiği değer olmalıdır. “Çünkü” diyor. “Çocuğa değer vermek bütün insanlığa ve geleceğe değer vermektir.”  

            Çocuk demenin sevgi, şefkat, barış, iyilik, dostluk, kardeşlik demek olduğundan hareketle de ona değer vermeye, halkımızın ve topyekûn insanlığın içinde bulunduğu şu zor yıllarda daha fazla ihtiyaç olduğuna dikkat çekiyor.

  • Instagram
  • c-youtube

TAKİP EDİN

bottom of page