top of page

BİR GENCİN HAZİN SONU

  • lkkocak
  • 18 saat önce
  • 2 dakikada okunur

            1988 yılı. Konya’da oturuyor, Halka ve Demokrasiye SÖZCÜ adlı aylık, siyasî bir gazete çıkarıyorum.

            O gün gazetenin bürosunda tek başımayım. Baktım, yeni yetme bir genç giriyor kapıdan. Onbeş-onaltı yaşlarında. Mahcup ve sıkılgan.

            O yıllarda henüz gençler ve çocuklarla fazla ilgilenen biri değildim ama yine de bir arkadaşım yollamış bana. İlgilendim tabii.

            Sessizce karşıma oturdu. Adı Hasan’dı. Sohbet etmeye başladık. Derken, bazı felsefi konular geldi gündeme. Başladık, birlikte felsefe yapmaya. Ama daha çok ben Hasan’ı dinliyorum. Beynin Hürriyeti adlı felsefî kitabımdan da bahsedince konu kaydı özgürlük konularına. Ohooo, en iyisi hep Hasan’ı dinlemek. Konuştukça da açılıyor.

            Uzatmayayım; anlaşılmıştı ki Hasan hem çok zeki, hem de tam bir felsefe tutkunu. Zaman zaman öyle de derinlere dalıyor ki anlamakta zorlandığım bile oluyordu.

            Sık sık görüşmeye devam ettik Hasan’la. Bazen büroya geliyor, bazen evime. Peşimi bırakmıyor. Bırakmasını da istemiyorum zaten. Onun kadar, belki de daha fazla ben keyif alıyorum sohbetlerimizden.

            Ama gelin görün ki ailesi dâhil, adını deliye çıkarmışlardı böyle bir zekânın. Hatta arkadaşlarımdan biri bana “Senin işin gücün yok mu da bir deliyle uğraşıyorsun?” bile demişti.

            İki yıl devam etti dostluğumuz Hasan’la. Ta ki biz Ankara’ya taşınana kadar.

            Yıllar sonra öğrendim ki Hasan sokaklarda mecnun gibi dolaşan biri olup çıkmış. Akıl sağlığı bozulmuş maalesef.

            Böylece anlatmak istediklerini dinlemeyen, dinleseler de anlayamayan bir takım zekâ fukaraları yüzünden yüksek zekâlı bir evlâdını daha kaybetmişti Türkiye.

 

 

“ANLADIN MI, BEN SENİN BA-BA-NIM!”

 

            “Ben senin babanım. Senin için neyin iyi olduğunu ben bilirim, David. Çünkü

ben senin babanım. Anladın mı? Ben senin ba-ba-nım!”

            Oscar ödüllü Shine filminde geçiyor bu replikler. Hani şu, ülkemizde de konserler vermiş Polonya asıllı piyano virtüözü David Helfgott’ın hayatından kesitler sunan filmde.

            Film, oğluna karşı son derece baskıcı, aşırı otoriter, bencil, benmerkezci bir babanın hikâyesi aynı zamanda. Oğluna hem de zalimce manevi acılar çektiren, onu kendi hayâllerine kurban edecek kadar bencil davranan bir babanın, oğlunun oniki yıl akıl hastanesinde yatmasına sebep olacak kadar ileri gitmesinin hikâyesi aynı zamanda.

            Baba, hem de o denli hırslı ve bencil biri ki; oğlunun başarısının sadece kendisinin eseri olmasını isteyecek kadar ileri gidebiliyor. (Bu ise oğlundan çok kendisini düşünmektir işin özünde) Dahası, aile birliğini bahane ederek, kazandığı bursla ABD’ye gitmesine bile izin vermeyecek kadar kıskançlık krizleri içinde debelenen biri.

            Acaba diyorum, o babadaki kadar olmasa da, kaç babada yoktur benzer duygu ve tutumlar?

            Soruyu daha açık soralım: Acaba kaç baba vardır oğlunun veya kızının kendisinden daha zeki, daha akıllı, daha bilgili olmasından rahatsızlık duymayan?

            Ondan sonra da ah evlâdım, vah evlâdım! Hadi canım, sen de!

 
 
 

Son Yazılar

Hepsini Gör
EN BÜYÜK ULUSAL SORUNUMUZ: ÇOCUK SEVGİSİZLİĞİ

Eğer bir ülkedeki siyasi partilerin programlarında çocuk politikası diye bir şey yoksa…             Eğer bir ülkenin hem geleneksel, hem de sosyal medyasında en az konuşulup tartışılan konu   çocuklar

 
 
 

Yorumlar


  • Instagram
  • c-youtube

TAKİP EDİN

bottom of page